AnasayfaSSSAramaÜye ListesiGiriş yapKayıt Ol
Kütüphane bölümümüz güncellenmektedir.  "Kadın ve Erkek Eşitliği" konusu tamamlanmıştır.
Bağlantı sorunları nedeniyle Portal sayfası geçici olarak kaldırıldı....
"Program Arşivi" forumuna "Antivirüs Güvenlik" ve "Araçlar" kategorisi açılmıştır.
Son Konular
Konu
Tarih
Yazan
Hakkını vermediğimiz iş yüzümüzü ağartmaz
Evlilikler de Bunalıma Girer
Ahirete İnancımız Ölçüsünde Huzurumuz Olur
Ebedi Hayata Doğmak
ABDEST
TALAK (BOŞANMA)
Gül Sultanım (Yeni Video Klip)
Beş Esas
Meleklere İman
Can Feda Edilecek Dost
Paz Şub. 23, 2014 7:32 pm
Paz Şub. 23, 2014 7:27 pm
Paz Şub. 23, 2014 7:18 pm
Paz Şub. 23, 2014 3:07 pm
Ptsi Şub. 17, 2014 3:17 am
Ptsi Şub. 17, 2014 3:09 am
Ptsi Ocak 20, 2014 3:15 am
Cuma Ekim 11, 2013 4:33 am
Çarş. Ekim 09, 2013 2:50 am
Paz Ekim 06, 2013 3:15 pm
osmanserhat
osmanserhat
osmanserhat
osmanserhat
osmanserhat
osmanserhat
osmanserhat
osmanserhat
osmanserhat
osmanserhat

Paylaş|

Semerkand'dan İstanbul'a Yol Gider

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek
YazarMesaj
Yönetici
Yönetici
avatar
Teşekkürleri : 25
Yaş : 31
Kayıt tarihi : 24/08/08
Nerden : Gül Diyarından
Mesaj Sayısı : 9415
Tecrübe Puanı : 21000

MesajKonu: Semerkand'dan İstanbul'a Yol Gider Salı Haz. 21, 2011 2:12 am

Bir veli İstanbul'dan çağırır, diğeri Semerkand'dan icabet eder ona.
Semerkand'dan İstanbul'a göz açıp kapatıncaya kadar kat edilecek yollar
vardır onlar için.

İstanbul'da 1453 yılının baharıyla birlikte
Fatih Sultan Mehmet Han'ın sabrı da bitmek üzeredir. Kuşatmanın 53.
gününe girilmiş ama Bizans hâlâ düşmemiştir. Genç Sultan ilk kez,
kendisinden önceki 29 kuşatmanın akıbetine uğrama endişesiyle telaşa
kapılmıştır. Akşemseddin'e gelir, "Hocam" der, "Himmet eyle artık.
Himmet eyle de fetih müyesser olsun!" Akşemseddin gözlerini kapatıp bir
zaman murakabeye dalar. Bu istiğrak halinde iken şu sözler dökülür
dudaklarından:

- Fetih için Şeyh Ahmet'ten destur iste. Şeyh
Ahmet, bu asrın tasarruf sahibi kutbu olan Semerkand'daki Ubeydullah
Ahrar k.s. hazretleridir.

Fatih, heyecan içinde "Destur ya Şeyh
Ahmet!" nidalarıyla atını rüzgâr gibi karargâhına doğru sürerken, beyaz
bir atın üstünde uzun boylu, gür sakallı, esmer, güleç yüzlü bir süvari
belirir yanında.

- Endişe etme, Bizans senindir, der. Fatih şaşkın:

- Nasıl endişe etmeyeyim, şunca zamandır ne yaptıysak surları aşamadık, diye şikayetlenir.

Meçhul
atlı kolunu kaldırır, hırkasının bol yeninden içeri bakmasını söyler
ona. Mana aleminin perdeleri aralanmış, yardıma gelen büyük ve zinde bir
ordu Sultan Mehmet'e gösterilmiştir. Yakındaki bir tepeyi işaret edip:

-
Şimdi şuraya çık, üç defa kös vurdurduktan sonra ordunu hücuma kaldır,
talimatını verir beyaz atlı velî ve ekler: "Allah'ın izniyle zafer
senindir!"

Öyle yapılır. Bu seferki hücumda surlar aşılır, Bizans düşer, fetih müyesser olur.



İstanbul'un manevi fatihi

Sultan
II. Beyazıt, saltanat yıllarında İstanbul'a kendisini ziyarete gelen
Ubeydullah Ahrar'ın oğullarından Hâce Abdülhadi ile görüşmesinde, babası
Fatih'ten dinlediği bu harikulâde olayı hatırlar. Hâce Abdülhadi'ye
Ubeydullah Ahrar hazretlerinin simasını, kıyafetini, atının rengini
sorar. Aldığı cevaplar, babası Fatih Sultan Mehmet'in gördüğü mübarek
kişinin tarifine aynen uymaktadır. Bu büyük veli vasıtasıyla atası
Sultan Fatih'i ilâhi yardıma mazhar kılan Cenab-ı Hakk'a bir kere daha
şükreder.

Öte yandan İstanbul kuşatmasında yukarda anlattığımız
olayın vuku bulduğu saatlerde Semerkand'da yaşananlar hayli ilginçtir.
Hâce Ubeydullah Ahrar'ın torunu Muhammet Kasım'ın naklettiğine göre,
Hâce hazretleri o gün aniden beyaz atına binip hızla Semerkand'ın
dışına, Deşt-i Abbas denilen çöle doğru sürmüştür. Sofilerinin telaşla
peşinden geldiklerini görünce durup onlara geri dönmelerini söyler ve
tek başına ilerlemeye devam eder. Mevlâna Şeyh isimli bir talebesi
takipte ısrar etse de Hâce'nin atını hızla birkaç defa farklı
istikametlere sürdükten sonra birdenbire kaybolduğunu görüp vazgeçer.
Epey bir müddet sonra döndüğünde talebelerinin meraklı bakışlarıyla
karşılaşan Hâce hazretleri:

- Türk sultanı kâfirlerle harp
ediyordu. Benden yardım istedi, ona yardıma gittim. Allah Tealâ'nın
izniyle galip geldi, zafer kazanıldı, buyurur.

Hâce Ubeydullah
Ahrar'ın eski Semerkand şehristanında bir mahalle olan Kefşir bölgesinde
mezarının da bulunduğu külliyeyi dolaşırken aklımızda bunlar var.
İstanbulumuzun manevi fatihi bu büyük veli 1403'te eski adı Şaş olan
Taşkent'te, Bağıstan köyünde doğmuş. Ay takvimi hesabına göre 89 yaşını
bitirmek üzere iken de Semerkand'da vefat etmiş. Mezarı, vefatından
hemen sonra evlatlarının yaptırdığı imaretin önündeki geniş ve açık bir
alanda bulunuyor. Buraya farklı tarihlerde bir medrese ile minaresi
tuğladan örülmüş bir de mescit eklenmiş ve mezar çevresinde hayli
karmaşık bir yapı topluluğu oluşmuş.



Hakikat mi, efsane mi?

İstanbul'un
fethindeki rolünden başka, yetiştirdiği halifeleriyle Nakşîliği ilk kez
Anadolu topraklarına taşıyan Hâce Ubeydullah Ahrar hazretleri, hizmeti
öncelemesiyle, zahirî ve bâtınî edebe riayetteki titizliğiyle, zamanın
sultanlarına himmetiyle bilinen tasavvuf büyüklerinden.

İslâm'ın
kuvvet bulması ve müslümanları zalimlerin şerrinden koruması için
vazifelendirildiğinden, irşat faaliyetlerinde daha ziyade devlet
idarecilerini gözetmiş. Mesela Fatih'e yardım ettiği gibi Timurlulardan
Ebu Said Mirza Han'ın Semerkand'ı almasına, Horasan ve Maveraünnehir'de
hakimiyet kurmasına da yardım etmiş. Ehl-i sünnet akidesine bağlı devlet
adamları karşılaştıkları her badireden O'nun himmetleriyle
kurtulmuşlar. Bölgedeki hanedan mensuplarının yahut müslüman emirlerin
aralarındaki çekişmeleri büyümeden gideren Hâce Ahrar, kardeş
kavgalarına da mani olmuş böylece.

Külliyeyi gezerken bu büyük
velinin "Reşehât"ta, "Nefehâtü'l-Üns"te okuduğumuz menkıbelerini,
kerametlerini birbirimize hatırlatıyoruz. Onun hiçbir dünyevî makama
sahip olmadığı halde hem doğunun hem batının en kudretli sultanlarına
söz dinletmesini, yenilmez bir büyük ordu gibi onların yanında tek
başına tarihin akışına müdahalesini aklımız almıyor doğrusu. Bunlar
gerçekten yaşanmış olabilir mi? Anlatılanların ne kadarı hakikat, ne
kadarı efsane?

Kafamızdaki acabalar çoğalırken, gözümüz yapı
topluluğunun en üst noktasındaki küçük firuze kubbenin hayli yüksek
kasnağına yazılmış ayet-i kerimeye takılıyor ve cevabımızı alıyoruz:

"Allah sizden iman edenleri ve (kendilerine) ilim verilenleri derecelerle yükseltir." (Mücadele, 11)

İnanıyor
ve tasdik ediyoruz ki Hâce Ubeydullah Ahrar, Allah Tealâ'nın hem bu
dünyada yücelttiği, hem kendisine yakınlaştırıp "veli" kıldığı seçilmiş
kullarından biridir. Mezarın ve mescidin bulunduğu alanın dışında, sağ
tarafta, diğer yapılara açılan büyük kapının alınlığında ise bu defa
evliyaullaha işaret eden bir ayetle, Yunus suresinin 62. ayetiyle
karşılaşıyoruz:

"İyi bilin ki Allah'ın dostları üzerine korku yoktur; onlar mahzun da olmazlar."

Yeterince "Lâ" çekmeyince

Semerkand
ve Buhara çevresindeki sâdât türbelerinde, yan yana bitiştirilen iki
taş üzerine aynı hatla yazılmış, muhtemelen Timurlular zamanından kalma
Arapça eski mezar kitabeleri de muhafaza edilmiş. Orada medfun tasavvuf
büyüğünün, emaneti aldığı mürşidi ve teslim eylediği halifesiyle
birlikte isminin anıldığı, vefat tarihinin verildiği bu bir örnek
kitabelerin hepsinde metne Yunus suresinin 62. ayeti ile başlanıyor.

Ubeydullah
Ahrar hazretlerinin türbesinde bir de çinilerle kapıya nakşedilen bu
ayet, Sâdât-ı Kiram'ın velayetine işaret yanında bizim gibi kafası
modernizmle bulanmışlara Kur'an'la sabit bir hakikati, "velilik"
makamının varlığını hatırlatıyor. Ayetin, "iyi bilin, dikkat edin,
gözünüzü açın, iyice anlayın" mealinde bir ikaz edatıyla gelmesindeki
hikmet bu olmalı diye düşünüyoruz. Kelime-i tevhidin "lâ"sını yeterince
çekemediği için kuru aklın dar cenderesinde tereddüde düşenlere,
"Cenab-ı Hakk'ın Kâdir-i Mutlak olduğunu unutmayın" diyor bu ikaz.

Söz
konusu ayet-i kerimede "Allah dostları" manasına "evliyâullah" terkibi
geçiyor. Evliya kelimesi "veli"nin çoğulu. Veli ise "birine veya bir
şeye yaklaşan, yakın olan" demek. Muhabbet eseri bu yaklaşma yahut
yakınlaşma, muhataba güvenmeyi ve yardımı, onu himayeyi, onun rızasını
ve hayrını gözetmeyi gerektirdiğinden "veli" kelimesi "dost" manasını
yüklenmiş.

Dostlukta ya da velayette mutlaka iki taraf vardır.
Yakınlığın inşa ve idamesi, tarafların dostluğu irade etmesine, bunun
icaplarını yapmasına bağlı. Tabii ki dostluk iktizası haller, tarafların
niteliğine göre değişir. Allah'ın kuluna dostluğu; kulunu sevmesi,
koruması, nimetlendirmesi, hayra yönlendirmesi şeklinde tecelli eder
mesela. Kulun Cenab-ı Hakk'a dostluğu ise çok büyük bir dikkatle O'nun
rızasını gözetmeyi, dostluğundan emin olmayı, O'na güvenmeyi, tam bir
teslimiyeti ve ibadetleri aksatmamayı gerektirir. Zaten Allah Tealâ ile
ünsiyetin kula taalluk eden şartları bir sonraki ayette, yani Yunus
suresinin 63. ayetinde "iman" ve "takva" olarak belirlenmiş.

Dostun dosta ikramı

Şüphesiz
ki hem Bakara suresinin 257. hem de Âl-i İmran suresinin 68. ayetinde
beyan buyurulduğu gibi "Allah, müminlerin dostudur." Bu Allah'ın
şanındandır; kuluna sevgisinin ve merhametinin eseridir.

Fakat
dostluğu tesis eden yakınlaşma madem ki karşılıklı bir fiildir, dostluk
da derece derecedir. Evliyaullahın Kur'an'da muhsin, ebrar, sıddîk,
mukarreb gibi isimlerle tasnifi bunu gösterir.

Nitekim Yunus
suresinin 62. ayetindeki "evliyâullah"ı Vâkıa suresinin 88 ve 89.
ayetleriyle irtibatlandıran bazı müfessirler, bunların "mukarrebîn"
olduğuna hükmetmişlerdir.

Demek ki kulun Allah'a yönelişi
arttıkça Allah'ın da kula icabeti artmakta, dostluğun mertebesi giderek
yükselmektedir. Üstelik bu mertebe, "Kulum bana bir karış yaklaşırsa ben
ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşırsa ben ona bir kulaç
yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim."
haberiyle sabit olduğu üzere, kulun gayretinin kat kat fevkinde ilâhi
bir ikramla mukabele edilerek yükseltilmektedir.

Nihayet yine
bir kudsî hadiste haber verildiği gibi taatle, farzlarla, nafilelerle
Allah'a yaklaşan müminler, Cenab-ı Rabbü'l-Alemin'in sevgisine, "Ben
onların işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum."
ikramına mahzar olmaktadırlar. Dostluğun en yüce merhalesidir bu.
Velayet makamıdır. Yegâne Dost'un dost edindiklerine ikramı keramettir
bu makamda. Olmaz diye bir şey söz konusu bile değildir.

Bu
makamdakilerden biri İstanbul'dan çağırır, diğeri Semerkand'dan icabet
eder ona. Semerkand'dan İstanbul'a göz açıp kapatıncaya kadar kat
edilecek yollar vardır bu makamdakiler için.

Ahmet Nafiz YAŞAR / Semerkand Dergisi

__________________


"Hüda zalim kişiyi helak etmek isterse
Kahır sebeplerini kendisine yetiştirir
Bu açık iddia için burhan gerekse
Firavun elinde Cenab-ı Musa'yı yetiştirir"
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://akmenzil.8forum.net
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar
Teşekkürleri : 18
Kayıt tarihi : 17/09/08
Nerden : Yozgat
Mesaj Sayısı : 4748
Tecrübe Puanı : 12438

MesajKonu: Geri: Semerkand'dan İstanbul'a Yol Gider Salı Haz. 21, 2011 3:39 pm

Allah(cc)razı olsun. :G

__________________


İlahi ente maksudi ve rizaike matlubi

Edeb ile gelen ,Lütuf ile döner


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://akmenzil.8forum.net/forum.htm

Semerkand'dan İstanbul'a Yol Gider

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Menzil Forum :: Semerkand & Radyo & TV :: Semerkand Dergisi-
SİSTEM BİLGİLERİÖNEMLİ BİLGİLENDİRME
Powered by phpBB2 (subsilver)
Copyright ©2008 - 2011,
Content Relevant URLs by www.akmenzil.net
Kuruluş Tarihi : Paz 24 Ağus. 2008 - 18:30
akmenzil.net sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanızakmenzil@hotmail.com e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede gereken yapılacaktır.
Bedava forum kurmak | © phpBB | Bedava yardımlaşma forumu | Suistimalı göstermek | Bir bloga sahip olmak