AnasayfaSSSAramaÜye ListesiGiriş yapKayıt Ol
Kütüphane bölümümüz güncellenmektedir.  "Kadın ve Erkek Eşitliği" konusu tamamlanmıştır.
Bağlantı sorunları nedeniyle Portal sayfası geçici olarak kaldırıldı....
"Program Arşivi" forumuna "Antivirüs Güvenlik" ve "Araçlar" kategorisi açılmıştır.
Son Konular
Konu
Tarih
Yazan
Hakkını vermediğimiz iş yüzümüzü ağartmaz
Evlilikler de Bunalıma Girer
Ahirete İnancımız Ölçüsünde Huzurumuz Olur
Ebedi Hayata Doğmak
ABDEST
TALAK (BOŞANMA)
Gül Sultanım (Yeni Video Klip)
Beş Esas
Meleklere İman
Can Feda Edilecek Dost
Paz Şub. 23, 2014 7:32 pm
Paz Şub. 23, 2014 7:27 pm
Paz Şub. 23, 2014 7:18 pm
Paz Şub. 23, 2014 3:07 pm
Ptsi Şub. 17, 2014 3:17 am
Ptsi Şub. 17, 2014 3:09 am
Ptsi Ocak 20, 2014 3:15 am
Cuma Ekim 11, 2013 4:33 am
Çarş. Ekim 09, 2013 2:50 am
Paz Ekim 06, 2013 3:15 pm
osmanserhat
osmanserhat
osmanserhat
osmanserhat
osmanserhat
osmanserhat
osmanserhat
osmanserhat
osmanserhat
osmanserhat

Paylaş|

Din İstismarı

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek
YazarMesaj
Misafir
Misafir
avatar

MesajKonu: Din İstismarı C.tesi Mart 13, 2010 8:11 pm

Din İstismarı

Semerkand Dergisi • 118. Sayı


Dini dünyalık menfaat için kullanmaya, kimi gizli emellerin üzerini dinle örtmeye din istismarı denir.

Biz müslümanlar olarak bu istismarı sadece yerini İslâm’ın karşısında seçenlerden görmedik. Ne yazık ki kimi dost ve kardeş bildiklerimiz de bu cürmü işlediler bazen. Kimileri cehalet ve gafleti yüzünden, kimileri de iman zafiyetiyle yakasını nefsine ve dünyaya kaptırdığı için.

İstismar dinin ve dindarlığın en büyük düşmanlarından biridir ve buna karşı ferasetli ve dikkatli olmak gerekir.

Geçtiğimiz aylarda, bir giyim firması hakkında bir dava açılmıştı. Davanın sebebi firmanın kullandığı markaydı. Daha açıkça söylersek, firma “Kutsal dinî kavramların manevi içeriğinin tahrip edildiği, din istismarı sonucu ticari kazanç elde edildiği, herkes tarafından kutsal kabul edilen bir kavramı marka haline getirerek benzer markalar karşısında haksız kazanç oluşmasına neden olduğu” gerekçeleriyle suçlanıyordu.

Böyle dinî atıfları olan kelime ve kavramların marka olarak kullanıldığı durumlarda ilk tepki olarak lehte tavır alırız. Dinî hassasiyet sahibi insanlar olarak sempati duyarız. İşte bugünkü ticarî zihniyete göre o kelimelerin seçilmesi tam da bu sebepledir. İddianamede yer alan ifadeler hiç de yabana atılır cinsten değil. Burada hakikaten bilerek-bilmeyerek bir istismar kokusu hissedilir.

Kim neyi istismar ediyor?

“Din istismarı” son yıllara kadar daha sık işittiğimiz bir kavramdı. Dönem dönem kızışan politik ortamda din istismarı suçlamaları daha çok dindarlara yöneltiliyordu. Suçlamayı yapanlar ise dine daha mesafeli gözükenler idi.

Oysa bu kez dindar kesim kendi içinde bir temizliğe çağrı yaparken kullanıyor istismar kelimesini. “Dindar kesim” derken, bu ifadenin bir ağız alışkanlığı olduğunu hatırlamak gerekiyor. Aslında bu toplumun her kesimi her devirde İslâm’la bir şekilde temas içinde bulunmuştur. Bugün için farklı olan durum dine, dinin unsurlarına atıf yapan faaliyetlerin artmış olmasıdır. İşte bu nedenle sorgulama çağrısı önemini koruyor.

Gerçekten de bugün yayın dünyasından pazarlama şirketlerine, vakıflardan eğitim kurumlarına kadar dinin bir “etiket”e dönüştürüldüğüne sıkça rastlıyoruz. Bu sadece İslâmî kimlik iddiası taşıyanlara has bir durum değil. Özellikle ramazan aylarında merkez medyanın dinî içerikli promosyonlarına, çokuluslu şirketlerin bile reklamlarında İslâmî unsurlara yer verdiğine şahit oluyoruz.

Temiz niyetle yola çıkanları tenzih ediyoruz. Fakat her iyi niyetin bir faydaya karşılık geleceğinin garantisi yok. Bu bakımdan dinin istismar edilmesi konusunda önce duyarlı olmamız, sonra da en temel insanî hasleti, samimiyeti canlandırmamız gerekiyor.

İstismar, sömürü, değersizleştirme

‘Din istismarı’nın bir suçlama olarak genellikle müslümanlara karşı kullanıldığını biliyoruz. Örneğin, herhangi bir İslâmî kuruma karşı bir yıpratma kampanyası düzenlenecekse, ilk akla gelen saldırı yöntemi dini istismar etmekle suçlamak. Diyelim ki bu kurum bir Kur’an kursu. Hemen kursun yöneticileri hakkında olmadık iddialar öne sürülür, buradaki hocaların dini kendi çıkarlarına alet ettikleri, kendi ceplerinden başka dertleri olmadığı propaganda edilir.

Aslında bu tip suçlamaların sahipleri “din istismarı”nı bir istismar aracına dönüştürmektedir. Fakat bu tür sözler o kadar sık tekrarlandı ki, sonunda saldırının ucu dinin temel değerlerine uzandı. Kur’an kursları bir ilim ve ahlâk yuvası değil sanki bir istismar merkezi, her hoca da bir çıkarcı olarak gösterilmeye çalışıldı. Böylece İslâmî faaliyetlere mesafeli durmaya iten bir anlayış belli ölçüde yerleşti.

Bugün müslümanlar arasında dinî terimlerin, isimlerin, göndermelerin bir istismara maruz kalması tehlikesinde de benzer bir tehlike söz konusu. “Miraç asansör” veya “Tekbir sucuk” gibi markalar da dinimizin temel değerlerinin içini boşaltmıyor mu? Yani miraç, ihlâs, tekbir, tevhid, zemzem, hicap, tesettür denince artık İslâmî kavram ve hisler yerine bu kelimeleri kullanan marka ve ürünler aklımıza gelmeyecek mi? Zaten gelmiyor mu?

İstismarın kelime anlamı yeterince açık. Kötüye kullanma, sömürme gibi son derece olumsuz manalar bunlar. İngilizcede ise istismar için kullanılan kelimelerden birisi “abuse”. İngilizce-Türkçe bir sözlükten bu kelimenin anlamını okumak, istismardaki tehlikenin dehşetini yeterince anlatıyor. Abuse, kötüye kullanmak, taciz etmek, suistimal etmek, kötü emellerine alet etmek, kötü davranmak, tecavüz etmek demek. Bu anlam çerçevesinden bakınca mesele dinin temel yapısına zarar vermeye kadar uzanıyor.

İstismarın “kötüye kullanma” anlamını niyet konusu üzerinden hassasiyetle düşünmemiz gerekir. Çünkü halis niyetlerle dine hizmet etmek için yapılan işleri anlamadan dinlemeden topyekün istismarcılık olarak suçlamak son derece yanlıştır. Dinî faaliyetlerin yukarıda belirttiğimiz gibi dini istismar çabaları olduğuna dair yaygın bir propaganda zaten var. Ne yazık ki bu propagandanın ve kimi kötü örneklerin tesiriyle bazı namazında niyazında insanlar da temiz niyetli, faydalı işler yapan organizasyonlara bu gözle bakabiliyor.

Hem istismar tehlikesini hem de bu yöndeki suçlamaları bertaraf etmek için girişilen işlerde daima samimiyetimizi ölçmemiz gerekiyor. Dinimizin koyduğu sınırlardan taviz vermeden niyet ettiğimiz işi en güzel şekilde yerine getirmeye azami dikkat göstermek İslâmî bir faaliyetin olmazsa olmazıdır.

Böyle hayırlı faaliyetlerde İslâm’ın hüküm ve ölçülerine riayet etmemiz, izlediğimiz usulün sıhhatini sürekli kontrol etmemiz gerekir. Mesela hak hukuk tanıyor muyuz? Yoksa “işlerin tabiatı böyle” deyip o anda işimize nasıl geliyorsa öyle mi hareket ediliyor? Kendi doğruluğumuzu sorgulayabiliyor muyuz, yoksa doğruluk ahkâmı mı satıyoruz?

Allah rızasını kaybetmeden

Peygamber s.a.v. Efendimiz birçok hadis-i şerifinde dinin çıkar amaçlı kullanımı konusunda bizleri uyarmışlardır. Mesela, “Ahir zamanda dünya menfaati için dini alet eden riyakârlar çıkar. Sözleri baldan tatlıdır. Bunlar kuzu postuna bürünmüş birer kurttur.” (Tirmizî) buyururlar.

Dini dünyevî menfaate alet etmek, ticaret unsuru olarak kullanmak, sadece böyle yapanların manevi iflasına sebep olmakla kalmaz, başka insanların dinle irtibatlarına da zarar verir. Zira bu kişi bilerek ya da bilmeyerek dindarlığın içini boşaltmaktadır.

“Allah rızası için hizmet” ilkesinin hayata geçirilmesinde de ince hassasiyet gerekir. Dine hizmetin bir faaliyete, bir organizasyona dönüşmesinin altında hiç şüphesiz son derece güzel bir niyet vardır. Allah rızasını hayatın bir alanında sınırlı tutmak yerine bunu bir meslek haline getirmek, hayatın her sahasına yaymak övünülecek bir haslettir. Ama bir noktadan sonra bu halis niyetin hayra değil, yanlışa götüren adımlara dönüştüğü örnekler de hiç az değil.

Hem İslâmî kaynaklarımız hem de alim ve kâmil zatlar tarafından sürekli vurgulanan niyet ve samimiyet göz ardı edilince, “meslek edinilen” hizmet ekonomik sistem içindeki herhangi bir işletmeden farksız olabiliyor. Tamamen kâr odaklı bir işletmeye dönüşebiliyor. Artık alınan kararlarda, yapılan uygulamalarda tek hedef kazanç olabiliyor. Diğer taraftan dinî atıfları olan isimler ve kavramlar kullanılmaktan vazgeçilmiyor. İşte bu noktada hayırlı bir faaliyet yanlış bir noktaya evriliyor ve istismar gün yüzüne çıkıyor.

Mesela İslâmî konularda kaleme alınmış bir kitap piyasaya sürülürken hangi kaygı ön plana çıkıyor? Çok satacağı fikri mi, yoksa vesile olacağı hayır ümidi mi? Piyasa değeri mi, ilmî kıymeti mi? Buradaki tercih, o kitabın içeriğinin, dil ve üslubunun sıhhatli olup olmadığını da belirliyor. Kendisi meşhur ama ilmi kıt birine çok satacak diye dinî kitap yazdırmak bu konuda sık rastlanan bir örnektir.

Yine, “İslâmî” bir marka belirlerken hangi düşünceyle hareket ediliyor? Bir duruş endişesiyle mi, yoksa markanın hitap edeceği pazar hesaplarıyla mı? Bu sorulara dürüstçe cevap vermemiz gerekir. Değilse karşımıza çıkacak türlü tehlikelerin önünü alamayız.

Bu bakımdan “hizmet”in ancak temel İslâmî ölçüler dairesinde gerçek hizmet olduğunun farkına varmalı, ayetlerde, hadislerde ve büyüklerimizin sözlerinde ısrarla altı çizilen “sırf Allah’ın rızasını kazanmak için” ölçüsünü her daim gözetmeliyiz.

Reklamların ağında İslâm

Dinî kavramların bir pazarlama aracına dönüşmesi şüphesiz en çok reklamlarda karşımıza çıkıyor. Aslında reklamcılık sektörü sadece dini kullanmıyor. Felsefi sözlerden ahlâkî vecizelere kadar her tür kıymet piyasa değerine indiriliyor.

Reklamlar bir yandan bir ürün veya hizmetle ilişkilendirdiği değerlerin içini boşaltırken, diğer taraftan kullandığı değerleri pazarladığı ürünlerle bütünleştiriyor. Böylelikle değer ve marka aynılaşıyor. Bunun sonucunda da marka ve değeri birbirinden ayırt edemiyoruz. Markayı satın alırken beraberinde bir değeri, bir kimliği, bir aidiyeti de satın aldığımızı zannediyoruz.

Bugünün ürünü tanıtmaktan başka kaygısı olmayan reklamcı zihniyeti İslâmî kavram ve göndermeleri de malzeme etmekte hiç çekinmiyor. Ramazan ayında bunun en ‘parlak’ örneklerine tekrar şahit olduk. Firmaların pazar kaygısı ramazan ayında doğrudan müslümanlara yöneliyor. Dolayısıyla tanıtımlarında mutlaka İslâmî unsurlara yer veriyorlar. Böylece müslümanlara “biz de sizdeniz” mesajı vermek istiyorlar. Yani hem bu ürünü reklam sıklığıyla iyice hatırımızda tutacağız, hem onu da ramazanın maneviyatına ortak edeceğiz, bize ait görüp benimseyeceğiz. Maalesef bu konuda başarılı da oluyorlar.

Dinî hassasiyet sahibi olmayan firmalar için bu tavır bir noktaya kadar normal karşılanabilir. Fakat sahipleri “bizden” olan kurumlar da bilerek veya bilmeyerek bu hataya ortak oluyorlar. Marka, ürün veya sloganlarıyla “müslümanlar için” etiketi altında, hiç de masum olmayan ürünler pazarlanıyor. Böyle ürüne iliştirilen “müslüman” imasıyla söz konusu ürünü satın almaya şartlanıyoruz.

Meselenin tehlikeli yönünü tekrarlamakta fayda var. Bu tür pazarlamalarda kullanılan dine ait temel terimler gittikçe anlam kaymasına uğruyor. Ayrıca dinimizin güzide sembolleri sloganlaştırılarak birer piyasa değerine indirgeniyorlar.
Oysa bize düşen dinin kendisi ve hükümleri kadar, dinin sembol ve kavramlarına gereken saygıyı ve hürmeti göstermektir.

Medyanın ramazan dindarlığı

Ramazan aylarında sadece reklam dünyasında değil, bütün radyo, televizyon kanalları ile gazete ve dergilerde dinle ilgili bir yayın patlamasıyla karşılaşıyoruz. Bir ay boyunca ekranların, gazetelerin kenarında köşesinde dine ait bir resme, bir sembole, bir ifadeye rastlamamak neredeyse imkânsız.

Özellikle televizyon kanallarında ibadetlerin anlamları, İslâm tarihinden kesitler, tasavvufî hikmet ve şiirler gözü yaşlı ramazana özel sunucuların ağzından yoğun bir duygusallıkla terennüm edilir. “Mübarek ayda İslâm’dan bahsetmelerinin neresi kötü?” diye sorulabilir. Fakat senenin diğer aylarında dine dair en yabancı, çoğu kez mahkum edici yayınlara yer verenler de aynı kurumlar değil midir? Bu kurumlar Ramazan vesilesiyle müslüman gözünde kendilerine bir meşruiyet zemini sağlamak, böylece tiraj veya rating elde etmek için böyle yapmıyorlar mı? Bu dindarlığın sömürülmesinin son derece çarpıcı misali değil midir?

Liberal-kapitalist ilkeler ne derse desin, bütün bunlar asla ticaret olarak görülmemeli. Bizim açımızdan ticaret riyanın ve ikiyüzlülüğün değil, ahlâkın ve doğruluğun zeminiyse ticarettir. Allah korkusunun olmadığı yerde trilyonlar kazanılsa da kâr değil, kayıp vardır. Gerçek ticaret temizdir, kutsaldır.

Dine dair yayınların sadece ramazanda yer alması, bir yandan da dini sadece ramazana has bir ritüel havasına sokuyor. Yani din, dindarlık ve ibadetler sadece bu ay içinde kabul edilebilir ve ‘normal’ görülüyor, gösteriliyor. Hatta medya yoluyla bir şekilde toplumun bilinçdışına hapsedilen dindarlığın, bir karnaval gibi ramazan aylarında ortaya çıkartıldığı bile söylenebilir. Bir karnaval gibidir, çünkü ramazan ayı süresince sadece huşu ile yapıldığında anlamlı olabilecek iftarlı, Kur’an tilavetli, dualı organizasyonlar bir gösteri ve eğlence havasında yapılıyor. Kebapçıda sema gösterilerine şahit oluyoruz. İftardan sahura bir arınma, nefsini hesaba çekme, huzur arayışı derdinden daha çok, ne yazık ki toplum türlü eğlenceler peşine itiliyor.

‘Din samimiyettir’

Dini ‘birileri’ her zaman bir istismar aracı olarak görmüştür. Hâlâ da öyle görürler. Fakat müslümanlar arasında olabilecek en küçük bir istismar bizi rahatsız etmeli. Çünkü bu hem dindarlara atfedilebilecek bir lekedir, hem de doğrudan İslâm’ı zedelemeye yönelir.

Bir kurum müslümanlığını belirgin kılmak için, bir işaret taşı gibi İslâm’a dair bir isimle yola çıkabilir pek tabii. Niyetinde de samimidir. Ama yaptığı işin ciddiyeti ve hassasiyeti üzerinde yeterince kafa yorulmuyorsa samimiyetin içi de farkına varılmadan boşalır.

“Allah rızası”nı kuşanarak bir işe kalkmışsak, her adımda giriştiğimiz işin ve usulün sıhhatini dikkatlice ölçmeliyiz ki küçük bir hata büyük bir felakete sebep olmasın.

Kapitalizm ve neo-liberal politikalar maalesef din, ırk, kültür ayrımı yapmıyor ve önüne gelen her şeyi piyasaya tahvil etmeye çalışıyor. Yani bugünkü durumumuzdan kurtulmamız kolay değil. Ama imkansız da değil. Necip Fazıl, “İnsan, uzuvlarının rahatsızlığını hisseder gibi, aşkı pörsümeye başladığı her an, ‘ben aşkımı niye kaybediyorum?’ diye sormak ve yaranın kabuğunu tırmalamak borcundadır!” diyor.

Bu bakımdan her şey kendimizi sorgulamamıza bağlı. En çok da samimiyetimize. Samimiyet bizim saflığımızın, bağlılığımızın ve imanımızın teminatıdır.

Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz bir hadis-i şerifte “Din samimiyettir.” buyururlar. “Kime ya Rasulallah?” diye sorulunca da buyuruyor ki: “Allah’a, Kitabına, Peygamberine, müslümanların yöneticilerine ve bütün müslümanlara.” (Müslim, İman, 95)

Hepsinden önce ise hastalığımızı kabul etmemiz gerekiyor. Şah-ı Nakşibend k.s. Hazretleri’nin buyurduğu gibi “sıhhat bulmak için her şeyden evvel, hasta kişinin halini bilmesi ve deva istemesi şart.”
Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Din İstismarı

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Menzil Forum :: Semerkand & Radyo & TV :: Semerkand Dergisi-
SİSTEM BİLGİLERİÖNEMLİ BİLGİLENDİRME
Powered by phpBB2 (subsilver)
Copyright ©2008 - 2011,
Content Relevant URLs by www.akmenzil.net
Kuruluş Tarihi : Paz 24 Ağus. 2008 - 18:30
akmenzil.net sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini onay almaksızın anında siteye yazabilmektedir.Bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcıya aittir.Sitemizde yasalara aykırı herhangi bir materyal bulursanızakmenzil@hotmail.com e-mail adresimize bildirirseniz,şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede gereken yapılacaktır.
Yetkinforum.com | © phpBB | Bedava yardımlaşma forumu | Suistimalı göstermek | Kendi blogunuzu yaratın